Dünyada var olduğumuz ilk andan itibaren, bir noktada sınırlarla karşılaşıyoruz. Ancak bu sınırlar, bir nevi bizim doğum hakkımızı belirleyen, bazen görünmeyen ama çok derin izler bırakan bir yapıdır. İnsan, doğduğu yeri seçemediği gibi, bu dünyada var olma hakkını da yerel sınırlarla belirliyor. Bu durum, özgürlük anlayışımıza bir engel niteliği taşıyor. Özgürlük nedir? Ve özgürlük, bizim doğduğumuz coğrafya, ülke ya da toplumla mı sınırlıdır?

İnsanın doğduğu yere ait olma zorunluluğu ne kadar anlamlıdır? Hangi nedenle bir insan, dünyaya gözlerini açtığı coğrafyaya ait olmak zorundadır? Bir insanın varlık sahasına, hatta yaşamını sürdürebileceği coğrafyaya karar verememesi, ona sunulan kimliklerle tanımlanması, tam anlamıyla bir özgürlük sorunu yaratır. 

Örneğin, bir insanın Türkiye’de doğmuş olması, otomatikman onun Türk vatandaşı olmasını gerektirir. Bununla birlikte, bu kişi başka bir ülkeye gitmek istediğinde ya da başka bir kültürle iç içe yaşamak arzusunu taşıdığında, bu içsel özgürlüğü dışsal sınırlara takılır. Birçok insan, başka bir ülkenin kapılarını açmadan önce onlarca bürokratik engelle, vize, izin, onay süreci ile karşılaşır. Peki, bu böyle olmak zorunda mı?

Doğum yerinin, bir insanın tüm yaşamını şekillendireceği ve hatta ne kadar özgür olabileceğini belirleyeceği fikri ne kadar kabul edilebilir? Dünyanın bir köy haline gelmesi gerektiği, insanların bir yerden bir yere serbestçe seyahat edebilmesinin gerekliliği konusunda fikirler giderek güçleniyor. 

Bu noktada, insanın doğduğu yerin ona biçtiği kimlik ve ona belirli haklar tanıyan ülkeler, ne kadar gerçekçi ve insani olabilir? İnsan doğası, kölelik ya da sistematik sınırlamalar altında yaşamak için yaratılmamıştır. Aksine, insan özgürlüğü, doğuştan sahip olduğu bir hak olmalıdır.

Dünyayı sınırlarla ayırmak, yalnızca devletlerin ve hükümetlerin çıkarlarıyla şekillenmiş bir düzenin etkisi olarak algılanabilir. İnsanlar, dünyanın bir yerinde doğdukları için hayatlarının her aşamasında belirli sınırlarla karşılaşır. Ancak bu sınırlar, insanın doğuştan sahip olduğu en temel hakları, en basit hayatta kalma gereksinimlerini dahi sınırlayacak şekilde karşımıza çıkabiliyor.

Özgürlük, sadece bir düşünce biçimi ya da arzudan daha fazlasıdır; aynı zamanda bir hakkın, insanlık onurunun savunulmasıdır. İnsan, sadece bir yere ait olmak zorunda değildir. O, dünyanın her yerine, her kültüre, her topluma ait olabilmelidir. Özgürlük, bir yerin, bir devletin ya da bir kimliğin sınırlarıyla kısıtlanamaz.

Özgürlük, insanın içsel varoluşunun en doğal halidir ve herkesin bu özgürlüğü kullanmaya hakkı vardır. Sonuç olarak, bir insanın bir ülkede doğmuş olması, onu o ülkenin sınırları içinde bir yaşam sürmek zorunda bırakmaz. Dünya hepimizin ve sınırsız özgürlük, her insanın doğuştan hakkıdır.